DÖRT CEMRE

Kasabanın tek fırınında çalışan İsmail, sabah erken saatlerde hamur yoğururken yıllardır değişmeyen rutininin içinde bir şeylerin eksik olduğunu düşünüyordu. Düşünmekle de kalmıyor, kalbinin en derinindeki o kocaman eksikliği; adeta her sabah sırtında taşıdığı un çuvalları kadar ağır, omuz çökerten bir yük gibi hissediyordu. Kalbi yaşlı bir çınar gibi yorgundu. Mutluluk neydi, nasıl bir histi, bir insan hayatından nasıl memnun kalabilirdi? Bilmiyordu. İsmail ruhundaki eksiği tamamlamaya çalışırken dört kez toprağa cemre düştü; dört kez ağaçlar sararıp yeryüzüne veda etti ve dört kez tabiat yeniden yeşerdi. Fakat o, içindeki devasa noksanlığı değiştirip dönüştürememişti.

Hissettiği tek bir şey vardı: Her yıl ruhundan bir yapboz parçası gibi dağılan parçalar, geride doldurulması imkânsız boşluklar bırakıyordu. Son zamanlarda bu ağır anlamsızlık hissi ellerine de bulaşmıştı; ya hamurun tuzunu unutuyor ya da mayasını tam tutturamıyordu. Ekmeklerinin eskisi kadar lezzetli olmadığı şikâyetleriyle; dalgınlığını, sıkkınlığını, belki de bıkkınlığını iyice belli ediyordu.

Oysa bu fırında geçen ilk yıllarını çok iyi hatırlıyordu. Yoğurduğu hamurlarla, yaptığı ekmeklerle gönülleri ve damakları fethetmeyi başarmıştı. O zamanlar elleri hevesle yoğururdu ekmeği, gözleri parıldardı; bir başka yaşardı ilk zamanlar. Fakat sonra, fırına koşa koşa giden ayakları her sabah geri geri gitmeye başladı. Yetmedi, her sabah gözlerini kara bulutlu sabahlara açar oldu; üstündeki kıyafetlerin, sırtındaki fırın önlüğünün bile bedenine ağır geldiğini hissediyordu artık. Ruhundaki bu uyuşmuşluk ve kalbindeki berbat anlamsızlık hissi artık dayanılmaz bir raddeye gelince, fırının o sıcak kokusundan kaçıp nefes almak istedi. Bu döngüyü ne kırabilir, içini ne rahatlatabilirdi? Fırından çıktı, ilçedeki Turkuaz Göl’ün kıyısına kadar gitti.

Yıllardır hayatın tüm sıkıntılarını, yorgunluklarını biraz olsun unutabildiği tek yer olan o kahverengi, eskimiş banka oturdu. Düşünmeye başladı. Zaten hep düşünüyordu; hep iç sesiyle konuşur, sorar, cevaplar, kendiyle tartışır ama bu içsel kavgalardan çok az zaman galip çıkardı. Banka iyice yerleşip gözlerini bir müddet göldeki ağaca dikti. Orada, suların tam merkezinde, tek başına dimdik duruyordu. Çevresi sularla sarılıydı; ne karaya dokunabiliyordu ne de diğer ağaçlara karışabiliyordu. O ağaç da etrafındaki koca göle, o turkuaz güzelliğe rağmen yalnızdı; suların ortasında tek bir milim bile kımıldayamadan, kendi yazgısını yaşıyordu.

Sonrasında ışıksız bakışlarını gölün kenarında yürüyen insanlara çevirdi. Çiftler el ele tutuşmuş, birbirlerine sevgi dolu gözlerle bakarak yürüyorlardı. Biraz ötede anneler ve babalar, neşeyle cıvıldayarak peşlerinden koşan çocuklarının arkasından gülümseyerek adımlıyordu. Yan taraftaki banktan ise kaygısız gülüşmeler, birbirine tutunan insanların samimi sohbetleri yükseliyordu. İsmail ise o kalabalığın tam ortasında, görünmez bir duvarın arkasındaydı. Onlar mutluluğun formülünü çözmüş gibiydi, kendisi ise o kelimenin anlamına bile yabancıydı. Kendi kendine sordu: “Etrafımda bunca insan varken, ailem, arkadaşlarım… Neden bu koca boşlukla uyanıp yaşıyorum?”

İşte canını en çok yakan tezatlık buydu. Yalnız değildi, çevresinde ona değer veren insanlar vardı ama ruhundan her yıl kopup giden parçaları, ruhundaki o derin kaybolmuşluğu kimse fark etmiyordu. Herkes onun dışarıdaki uysal, sakin halini seviyordu ama içindeki o dinmeyen fırtınayı, o derin bunalımı, bir türlü mutluluğu bulamayışını kimse anlamıyordu.

Derin bir nefes alıp gözlerini kapattı. Turkuaz Göl’ün dalga sesleri boğuklaştı, etraftaki o neşeli insanların, peşinden koşan çocukların gürültüsü yavaşça uzaklaştı zihninden. Sadece mavi gökyüzünün altında, o bankın üzerinde tek başına kaldığını hissetti. Tam o sırada, ruhunun en çok acıyan yerine dokunur gibi, sırtında yumuşak, sıcacık bir el hissetti. Zamandan ve mekandan bağımsız, o kadar tanıdık, o kadar şefkatli bir eldi ki bu… Kulaklarına unuttuğu o eski, çocuksu neşeyi getiren bir ses fısıldadı arkasından: “İsmail…” Adı, hiç bu kadar sarmalayıcı, hiç bu kadar yuva gibi gelmemişti kulağına. Yüreği delicesine bir mutlulukla çarptı. Birisi gelmişti işte; onu bu derin görünmezlikten, bu anlamsızlıktan çekip alacak, onu gerçekten “anlamış” biri vardı arkasında. Hızla arkasına dönmek, o eli sıkıca tutmak ve bir daha asla bırakmamak istedi. Gözlerini hızla açtı.

Ama dönüp baktığında arkasında hiç kimse yoktu. Sırtındaki o şefkatli dokunuş, kalbindeki o devasa boşluğun doğurduğu çaresiz bir hayalden ibaretti. Kandırılmışlık hissiyle boğazı düğümlendi, gözleri doldu. Başını öne eğip açık ellerine baktı uzun uzun.

Tam o sırada, önündeki yürüyüş yolundan ağır adımlarla geçen iki yaşlı adamın konuşması çalındı kulağına. Adamlardan biri, diğerinin omzuna dostça vururken şöyle diyordu: “Ne yaparsan yap be usta… İnsan ancak kendi kaderini sevebildiği gün gerçekten yaşamaya başlıyor.”

İsmail durdu. “Kaderini sevmek” dedi içinden, kelimeleri dilinin ucunda evirip çevirerek. Yıllardır içini kemiren o koca boşluğun, o bitmek bilmeyen memnuniyetsizliğin ilacı bu muydu? Bunca zaman boşuna mı kavga etmişti kendi hayatıyla, fırınıyla, yalnızlığıyla?

Cevabı bilmiyordu. İçindeki o ağır noksanlık bir anda sihirli bir değnek değmiş gibi yok olmamıştı elbet; ama o yaşlı adamın cümlesi zihnine bir kez sızmıştı. Aradığı, o ruhundan kopup giden parçaları birleştirecek sır bu muydu acaba?

Betül SOLAK

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir